Düşlerin sırlı dünyası, sanat var olduğundan beri yaratıcı akılları meşgul etti. Uykunun bilinmezliği, uykusuzluğun benliği ele geçiren kudreti sinema tarihinin en etkileyici öykülerine konu oldu. İşte kâbuslara dadanan Freddy’den rüya âlemindeki aşk hikâyelerine uykudan esinlenen 5 film…

Elm Sokağında Kâbus
(A Nightmare on Elm Street, 1984)
Wes Craven, korku sinemasının en ikonik filmlerinden ‘Elm Sokağında Kâbus’u çekmeden önce, Güneydoğu Asyalı mültecilerde görülen bir uyku bozukluğundan esinlenmişti. Mültecilerin bir kısmı uyumalarına imkân tanımayan, müthiş rahatsız edici kâbuslar görüyordu. Bu capcanlı kâbuslar yüzünden uyumayı reddedenler olduğu gibi, 18 uykuda ölüm vakasının da yaşandığı kaydedilmişti. 1981 yılında yaşanan gizemli olay The New York Times’ın haberinde “Uykularında korkularından öldüler” başlığıyla verilmişti.
Sinema tarihinin en ürkütücü karakterlerinden biri Freddy Krueger işte böyle doğdu ve bir dönem öldürmese de süründürecek kadar kâbuslarımıza girdi. Kurbanlarını rüyalarında yakalayıp keskin parmaklarıyla katleden Freddy, uyku gibi her canlının temel ihtiyacı olan bir durumu dehşet bir şeye dönüştürdü. Rüyayla gerçek arasındaki tekinsiz kuyudan en karanlık korkularımızı çıkardı.

Sil Baştan
(Eternal Sunshine of the Spotless Mind, 2004)
Unuttuğunuz eski sevgilinizle bugün yeniden tanışsanız yine âşık olur musunuz? Gerçek aşk hiç unutulmaz mı? 21’inci yüzyılın en şahsına münhasır aşk filmlerinden ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’, hafızamızı dümdüz etseler de aşkın bilinçaltında köklerinden filizleneceğini söylüyor. Jim Carrey ve Kate Winslet’in birbirlerini unutmak için hafızalarını sildiren iki sevgiliyi oynadığı Charlie Kaufman filmi, uykuyu da merkezine koyuyor. Hafıza silme servisini veren Lacuna adlı şirket bu prosedürü müşterileri uykudayken gerçekleştiriyor. Hatta Carrey, hikâyenin büyük bir bölümünü rüya âleminde geçiriyor.
Film kurgusal olsa da, hafızamızda anıların nasıl saklandığı konusunda çağdaş nörobilim teorileriyle örtüşen tarafları var. Travmatik ya da ‘negatif’ hatıralarımız, beynimizde sıradan günlerden başka bir yere kaydoluyor. Filmde de Joel (Carrey), Clementine (Winslet) hafızasından yavaş yavaş silinirken, bilinçaltından yükselen bir panikle onu silmek, kaybetmek istemediğinin farkına varıyor. Bunun üzerine Clementine, birlikte anılarını hafıza silici tarayıcıların dokunamayacağı, beyninin uzak noktalarında bir yere gömmeyi teklif ediyor. Rüyalarımızda bizi ömür boyu meşgul eden derin belleğimizin sırları, akıl oyunları ve kalp kırıklığıyla örülü hikâyeyi şekillendiriyor.

Makinist
(The Machinist, 2004)
Christian Bale’in bir yıldır uyuyamadığı için paranoyaya sürüklenen Trevor’ı canlandırdığı filmin sloganı “Bir kâbustan nasıl uyanırsınız? Eğer uyumuyorsanız…”
Trevor yaşadığı travmatik bir olay sonrası kronik insomnianın pençesine düşüyor. Uykusuzluk aklını ele geçirdikçe, seyirci de filmin ruhsal rahatsızlığını paylaştığı, ağırlaşan ama kapanamayan gözlerin neon ışıklarla kamaştığı huzursuz dünyaya giriyor.
Tabii yönetmen Brad Anderson’ın psikolojik gerilimi gerçeği tam yansıtmıyor. Bugüne kadar en uzun süre uykusuz kalan kişi 11 günle Amerikalı Randy Gardner. Gardner, bunu okulundaki fen projesi için 1964’te 17 yaşındayken denemiş, 11 günün sonunda 14 saat deliksiz uyuyup kalkınca hiçbir şey olmamış gibi okuluna gitmişti.

Dövüş Kulübü
(Fight Club, 1999)
Bir yıl değil, altı ay uykusuzluk da insanın aklını kaçırmasına yeter. ‘Dövüş Kulübü’ bir ‘uyku filmi’ olmasa da, uykusuzluğun rüyayla gerçek arası sürüklediği kaygan zeminlerde geçiyor. Edward Norton’ın karakteri, insomniayla boğuşurken yarattığı Tyler Durden’ın dünyasına hapsoluyor. Filmin sonunda öğrendiğimize göre bu uyku problemi, çoklu kişilik bozukluğundan kaynaklanıyor. Film, yeraltı dövüş âlemleri, bombalanan finans gökdelenleri ve insan yağından pembe sabunlarıyla gerçekliğin fanteziyle buluştuğu yerlerde gezinse de, konunun bir bilimsel dayanağı var. Yapılan araştırmalar, psikolojik bozuklukların çoğunlukla uyku düzenini etkilediğini, tekrar eden kâbuslar ve insomniayı tetiklediğini ortaya koyuyor.

Ceset Yiyicilerin İstilası
(Invasion of the Body Snatchers, 1956)
Soğuk Savaş döneminin kült filmi, uykuyu tehlikeli bir metafora dönüştürüyor. Dönemin ‘komünistlerce’ yok edilme korkusunu da yansıtan bu metafor, uyurken uzaylılar tarafından ele geçirilme hikâyesiyle kurgulanıyor. Yalnızca bir Soğuk Savaş paranoyası değil, uykunun bizi alıp götürdüğü yerde kendimizden bambaşka birine dönüşmemiz, tamamen ‘uzaylı’, ‘yabancı’ bir alana sürüklenmemiz de, ürkütücü istilacıların suretinde vücut buluyor.