Yazın kavrulan Ege’sinden kalkıp Karadeniz’in içimizi serinleten dağlarına uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz. Yurtiçi ve yurtdışında pek çok yer görmüş biri olarak, Karadeniz’in dağlarında, yaylaların puslu görüntüsünde, Sümela’nın merdivenlerinde hissettiğim hayranlığı her görenin hissettiğine emin bir şekilde, bu seyahati aktarıyorum.

Yatsan
  1. GÜN 

Açılışı kuru-pilavla yapın 

Bu yörenin gezileri, bölgenin en işlek havalimanı olan Trabzon’dan başlıyor. Uçağınızdan çıkınca, ilk işiniz kuru fasulye (bundan sonra kuru olarak anılacaktır), kavurma, pilav üçlemesiyle açılış yapmak olacaksa, tek durağınız Tarihi Kalkanoğlu Pilavcısıdır. Buraya uğramadan, Maçka yoluna girmemenizde fayda var. Kuru-pilav bana uygun değil diyorsanız, Terminal Pide veya Karpi Pide, meşhur Trabzon pidesi lezzetini almak için doğru seçeneklerdir.

İstikamet Sümela

Maçka’ya dönünce iklim değişiyor, ağaçların gölgesi ve serinliği kendini hissettirmeye başlıyor. Enerjinizin en üst düzeyinde olduğunuz noktada başlayan Sümela yolculuğu, sizi tarihte de çok gerilere götürüyor. Sümela Manastırı, 365-395 yılları arasında vadiden yaklaşık 300 metre, deniz seviyesinden 1.150 metre yukarıya, ‘Kara Kaya’ adıyla anılan tepeye kurulmuştur. ‘Mela’, Antik Yunanca’da ‘kara’ anlamına geliyor, manastırın isminin de buradan geldiği düşünülüyor.

Yatsan

19’uncu yüzyıla kadar, genişletilerek, tamir edilerek ve ek binalar yapılarak günümüze ulaşan Sümela Manastırı, halen dönem dönem kapatılarak renovasyon görmeye devam ediyor. Bu nedenle ziyaret öncesi açık olup olmadığını teyit etmekte fayda var.

Şelalelerin yanından, ormanın içinden geçip de park alanına vardığınızda bile atmosfer değişiyor. Park alanından sonra bilet alınarak, görevlendirilmiş minibüslerle yukarıya çıkılır. Varış noktasından 200 metre geride, küçük bir vadinin fotoğraf meraklıları için konumlandırılan seyir terası bulunuyor. Ama bu yolculukta, internette sık gördüğünüz, Sümela Manastırı’nın karşı tepelerden çekilmiş, ihtişamlı kaya içinde asılı görüntüsünü fotoğraflayabileceğiniz bir bölge yok. Minibüsten inince kondisyon gerektiren ünlü merdivenlerle tırmanış başlıyor. Tarihi yapının birbirine geçmeli binaları arasında yürürken insanın, doğanın önüne geçtiği anlara tanıklık ettiğiniz hissi uyanıyor.

Hamsiköy’de sütlaç molası 

Dönüş yolunda genelde sütlacıyla ünlü Hamsiköy’de kısa bir mola verilir; Niyazi veya Uğur isimli işletmelerden birinde sütlacın tadına bakılır. Ben hepsinde denemiş biri olarak, buraların çok turistik bir hal aldığını vurgulayarak, eğer çok lezzetli bir sütlaç yemek istiyorsanız Çayeli Hüsrev Lokantası’na gitmenizi öneririm.

Akşam yemeğini nerede yemeli? 

Akşama doğru, artık Of ilçesine doğru geçerken, Çamburnu’ndaki Hancıoğlu Otel, iyi bir dinlenme noktası olabilir. Akşam yemeği için de otelin, yolun her iki yakasında konumlanan et veya balık restoranı tercih edilebilir. Burada, ormanın ortasına yerleştirilmiş bungalovlar ve ana otel binası sanki doğanın bir parçasıymış gibi duruyor. Otelin içindeki patikalardan restorana inerken, kuş seslerini kaydetmeyi de unutmayın.

  1. GÜN 

Tepeden Uzungöl’e bakış

İkinci gün, konakladığınız Sürmene ilçesi Çamburnu’ndan ayrılıp Çaykara bölgesine doğru yola çıktığınızda aklınıza istemsizce “Uzungöl’ün son durumu ne?” sorusunun takılması muhtemel. Bölgenin en yaşlı ormanına ev sahipliği yapan, 250 civarı kuş türü ve onlarca memeli türünü bünyesinde barındıran, aynı oranda zengin bitki örtüsüne de sahip, doğal sit alanı Uzungöl; ne yazık ki her yıl karşımıza biraz daha yıpranmış halde çıkıyor. Gölün etrafında dolaşmanın artık keyif verdiğini söyleyemem; o nedenle yukarıdan görüntü için tepelere çıkmak en doğrusu olacaktır. Her yerde Uzungöl manzarasına nazır kahvaltı önerilse de ben öğleden önce gidilip öğleden sonra dönülmesi gerektiği kanısındayım. Çünkü kahvaltı mekânları aşırı kalabalık ve bu yoğunluğun getirdiği, düşük lezzet ve hizmet seviyesi kaçınılmaz oluyor.

Kafelerin bulunduğu bölgeye çok dar, geliş-gidişli toprak bir yoldan çıkılıyor. Buranın araç kullanımında ustalık isteyen bir yol olduğunu da belirtmek gerek. En yukarıda bulunan Galo Omad, bölgenin en meşhur kafesi. Pek çok badireyi atlatıp çıkmayı başarsanız bile, turist yoğunluğu arasında kahvaltı mücadelesi vermektense, kafenin önünde durup manzaranın tadını çıkarmanız en doğrusu olacaktır.

Yatsan

Haremtepe’nin fotojenik çaylıkları

Artık Uzungöl’ün eski halinde olmaması nedeniyle duyduğunuz hüzünle dönüş yoluna koyulabilirsiniz. Ama seyahatin bu noktasından sonra en keyif alacağınız yerlerden biri olan Çayeli Haremtepe’deki Çeçeva Köyü’ne çıkarken, arasından geçilen çay tarlalarıyla bu hüzün yerini hayranlığa bırakıyor. Şehrin merkezinde bile bir yamaca dikili çaylıkları görmeniz mümkün ve bu kadar olağanken; Haremtepe’nin, çaylıklarına düzenli bakım yapmış, estetiğe özen göstermiş bir şekilde budanmış olması; çay reklamlarıyla başlayan, gezgin ve fotoğrafçıların ilgisiyle devam eden bir tanınırlık süreci getirmiş.

Çeçeva Köyü ise Karadeniz ve çay birleşiminin en güzel görsel temsili. Rize merkeze 24 km mesafedeki bu köy, Çeçeva adını Pontus Krallığı’ndan alsa da, yerel halk Haremtepe ismini kullanmayı tercih ediyor. Yine tek yön ve tırmanış içeren bir yolun sonunda buna değecek bir yer var: Kenan Amca’nın Çay Bahçesi…

Gürül gürül dereler diyarı

İkinci konaklamanızı Çamlıhemşin’de yapabilirsiniz. Karadeniz’e gelip dağlarını, yaylalarını gezdikten sonra, şehirde konaklamak yerine; dağların arasındaki konak otellerinde veya yayladaki bungalovlarda kalabilirsiniz.

Herkesin dilindeki Karadeniz hikâyeleri, bu bölgedeki yaylaların puslu büyüleyici görüntüsünden, sarp dağlarının yamaçlarına kurulu, Rum Pontus mimarisini yansıtan tarihi konaklardan derlenip kulağınıza gelmiştir. Çamlıhemşin’e girdiğinizde, Fırtına Deresi’nin gürül gürül akan suyunun sesi sizi karşılar.

Biz, yaptığım tanıma uygun olan, Dudi Konağı’nda konaklamayı tercih ettik. Fırtına Deresi’nden sarp dağlara tırmanıp ormanın içinden 10 dakikalık bir yolla varacağınız bu otel, yer ve zaman kavramlarını kaybedeceğiniz bir ortama sahip. Üstelik otel çalışanları sizin için ertesi gün gideceğiniz yayla turlarını da organize ediyor.

  1. GÜN

Ormanın bittiği yer yayladır

Üçüncü gün sabah çok erken kalkıp vadiye bakan avluda kahvaltı ederken, bulutlar izin verirse görüntüyü hafızanıza kazıyarak güne başlayabilirsiniz. Vaktiniz varsa, bölgenin en çok yayla turizminin olduğu Çamlıhemşin’de, en az iki gece konaklamanızı öneririm.

Yatsan

Yayla turları, Çamlıhemşin’in içinden saat 10.00’da hareketle yapılıyor. İki rota var: Biri Pokut ve Sal yaylalarına; diğeri de Gito Yaylası, Şenyuva Köyü ve Badara’ya çıkılan bu iki günübirlik tur, dönüşümlü olarak her gün yapılıyor. İsterseniz Fırtına Deresi’nde rafting, zipline gibi su sporları yapmak da mümkün.

Yaylalara kendi kullanacağınız araçlarla çıkmanız önerilmiyor. Bu işi yıllardır bu dar yollarda araç kullanan yerel birine bırakmak en doğrusu. Asıl zorlu olan ise yaylaları sis veya yağış olmadan, pırıl pırıl güneşli havada görmek. Her ne kadar en iyi ziyaret sezonu Eylül ortası ve sonu olduğu söylense de Karadeniz’in havası hiç belli olmuyor.

  • Pokut: Tur organizatörleri önce Pokut’un yolunu tutuyor. Ufak bir tepeciği aşar aşmaz yamaç karşınıza çıkıyor. Karadenizli bir taksi şoförünün yayla tanımı çok hoşumuza gitmişti; “Ormanın bittiği yer yayladır”. Bu ifadenin tam karşılığı, gözünüzün önünde uzanan yemyeşil merayla karşılaştığınızda anlamını buluyor. 2.032 metre rakımda bulunan Pokut Yaylası’nda bulutlar, yamaçtan aşağıya dizilmiş baraka ve evlerin üzerine bir tülbent gibi, bir örtülüyor, bir kalkıyor. Sessizliğin karşısında şaşırdığımı hatırlıyorum.
  • Sal: Pokut Yaylası’nda yerel yemekleri bulabileceğiniz bir kafe olsa da, kısa sürecek bir yolculuktan sonra ulaşacağınız ikinci yer olan Sal Yaylası’nı beklemekte fayda var. Bu ikinci yaylaya gelinen yoldan geri gidilerek ulaşılıyor. Pokut’tan daha küçük bir yerleşim alanı olan bu yayladaki ahşap evlerin, bir meydana bakan çepeçevre yerleşmiş şekilde sıralanması, ayrı bir atmosfer yaratıyor. Aile işletmelerinden biri olan Pilunç Çay Evi’nde sucuk-ekmek ve sütlaç yemeden bu geziyi tamamlamayın. 2 bin metre yüksekliklere çıkarak bu iki yaylanın görülebileceği tur, yarım gün sürüyor.
  • Ayder ve Huser: Bu turdan sonra Çamlıhemşin’e dönülerek, devam etmeyecek misafirler bırakılıyor. Turun ikinci kısmı Ayder Yaylası ve herkesin günbatımında bulut denizini görme hayaliyle yorgunluğa aldırmadan çıktığı, Huser Yaylası’nı kapsıyor. Ayder Yaylası’nın yolu diğerlerine göre çok daha bakımlı olduğundan bu bölgeyi kendiniz de ziyaret edebilirsiniz. Burası sizi, ıssız-sessiz Pokut ve Sal yaylalarından sonra umduğunuzun tam tersi bir ortamla karşılıyor. Ve işte o zaman turistlik olmanın, çok ziyaret edilmenin doğaya nasıl zarar verdiğini tekrar anlıyorsunuz. Huser’de güneşin batışını beklerken içinizi kaplayan hüzün ise kızgınlığın ama çare de bulamamanın ardından gelen, kabul anı oluyor.
  1. GÜN 

Şelale için kondisyon şart

Dördüncü gün, Arhavi’ye doğru yola çıkıldığında ilk durak, en güzel fotoğraf alanlarından biri de olan, Çifte Kemerli Köprü (Çifte Köprüler) oluyor. Yine bu bölgede yer alan Mençuna Şelalesi’ne çıkmak isterseniz, ciddi bir yürüyüş kondisyonuna ve çamurlu bozuk yollara uygun ekipmana sahip olmanız gerekir.

Karagöl ama Borçka’daki!

Bu destinasyonun en güzel uğrak noktası Artvin Borçka, Karagöl. Bu bölgede birden fazla Karagöl bulunduğundan, yol sorarken veya navigasyona tanımlarken Borçka’da olmasına dikkat edilmeli. Yöre sakinlerinin piknik alanı olarak da değerlendirdiği Karagöl Tabiat Parkı’na çıkış yolu, Karadeniz’in zorlu tırmanışlarından olsa da aracınızla gidebileceğiniz düzgünlükte. Yükseklere ulaştıkça bitkilerin üzerindeki ince bir tülbenti anımsatan sis, burada da karşınıza çıkıyor. Yine doğa harikası gölü görüp göremeyeceğiniz şansınızla ilgili. Benim ziyaretlerimde şansım yaver gitmeyip hiç pırıl bir görüntü yakalayamamış olmamdan mı, yoksa görüntüye alışmış olmaktan mı kaynaklı bilmiyorum ancak bu sisli havanın ortama kattığı mistik yapıyı daha az rastlanır bulduğumu söyleyebilirim.

Yatsan

Tabiat parkına tırmanış esnasında yolda durup uçsuz bucaksız bir orman görüntüsünün üzerine bırakılmış sisli katmanı hayranlıkla izlemek için pek çok fırsatınız oluyor. 1.550 metre yükseklikteki bu doğa harikası bölgeyi kışın ziyaret etme fırsatınız olursa; donmuş göl üzerinde yürüyen, kayan, fotoğraf çeken pek çok kişiye rastlamanız olağan. Yine kışın özel donanımı olmayan araçların tepeye kadar çıkması mümkün olmayacağından, göle ulaşmak için en az yarım saatlik bir yolu da yürümeniz gerekeceğini söyleyebiliriz.

Kapanış ziyafeti 

Her anı keyifli olacak böyle bir günü Lome Çiftliği’nde, şırıl şırıl akan derenin yanındaki masada sonlandırmak en doğrusu oluyor. Karadeniz’e gelip kuru-kavurma-pilav üçlüsünün dışına çıkmak isteyenler için en doğru yerlerden biri burası. Yöresel tüm yemekleri deneyebilirsiniz. Muhlamayı her yerde yersiniz ama burada minciyi deneyin derim. Gerçek, sert mısır ekmeği de masaya ilk gelenlerden biri. Turşu kavurma, kaymaklım ve burğiyi mutlaka denemelisiniz. Mısır unlu alabalık, temiz havadan mı bilmem çok lezzetliydi…

Dönüş yolunda, hafızanızda yeşilin koyudan açığa dalgalanan her tonu ve her ne kadar ihmal edilip yıpratılmış olsa da Karadeniz’in doğasının eşsizliğine duyduğunuz hayranlık kalacak. Çünkü değişmez; bu yolculuk sonunda akıldaki en önemli soru “Tekrar ne zaman gelelim?” olur…