Mutluluğa giden yollar hangileri? Para mı huzur mu daha önemli? İnsan hayatını nasıl yaşamalı? Felsefe tarihinin ilk büyük ismi Sokrates, her şeyden çok bu sorulara cevap aramış, düşüncelerini bıkıp usanmadan herkese anlatmıştı. Onun bin yıllar önce bulduğu cevaplar halen işe yarıyor mu? Hem de nasıl! Antik Yunan’da Atina sokaklarına bağlanıyoruz.

Neredeyse 2 bin 500 yıl önce Atina’da bir mahkemede düşünce tarihinin en büyük davası görüldü.

Sanık, döneminin en sivri insanı, filozofların filozofu Sokrates’ti.

“Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” diyen Sokrates… İyi bir yaşam sürmek için insanlara bildiğiyle yetinmemelerini öğütleyen Sokrates…

Biri şair, biri hatip, biri politikacı üç Atinalı yurttaş, onu şehrin tanrılarına ibadet etmemek, dini serbestçe yorumlamak ve ahlakı bozmakla suçlamış, işi mahkemeye taşımıştı.

Yüz kere ölmem gerekse bile…

Suçlamalar okundu, Sokrates’e kendisini savunması için izin verildi. Filozof sakince dinliyor, iddiaları reddetse o mahkeme salonundan bir ihtimal yürüyüp gideceğini biliyordu.

Reddetmedi. Yürüyüp gitmeyi seçmedi. Onun yerine duruşmada bulunanlara hitaben, o sırada 29 yaşında olan öğrencisi Platon’un bize aktardığı ve tarihe geçecek sözlerini söyledi:

“Soluk aldığım ve aklım başımda olduğu sürece felsefeyle uğraşmaktan, size öğütler vermekten ve tanıdığım herkese doğruyu anlatmaktan asla vazgeçmeyeceğim. Beni beraat ettirseniz de ettirmeseniz de, yüz kere ölmem gerekse bile bilin ki davranışlarımı değiştirmeyeceğim.”

Sokrates’i beraat ettirmediler. Baldıran zehri içirerek idam ettiler. Felsefe tarihinin ilk sayfalarından biri böyle kapandı…

Ya da düzeltelim: Asla kapanmadı.

Çünkü Sokrates yanılıyordu. Söylediği gibi, yüz defa ölmek zorunda kalmadı. Bir defa öldü. Düşünceleri ise halen yaşıyor ve bizlere yol göstermeye devam ediyor.

Hayata dair doğru sorular

“Sorgulamadan geçen bir ömür yaşamaya değmez.”

Sokrates bu lafıyla ne kastetmişti? Önümüze gelen her şeyi sorgulayacak mıyız? Sora sora Bağdat’ı bulacak mıyız? Hayata dair doğru soruları sormanın bir sırrı var mı? Sokrates Hoca anlatıyor…

“Kimseye hiçbir şey öğretemem ama onların düşünmelerini sağlayabilirim” dediğini işitiyoruz mesela.

“Sadece bir iyi vardır: Bilgi. Bir de kötü: Cehalet” dediğini de…

Sokrates bizimle bin yılların ötesinden konuşuyor. Hem de epey yüksek sesle. Her şeyin merakla başladığını söylüyor Socrates. İyi bir ömür geçirmek, hayattan tatmin olmak için merak etmemizi, kendimizi tanımamızı ve buna göre yaşamımızı öğütlüyor.

Filozof basit bir yöntem öneriyor: Karşınıza çıkan her düşünceyi test edin. Tutarlı mı? Mantıklı mı? Sağlam mı? Bir tane bile istisnası var mı? Sokrates, bir düşüncede tek bir çatlak bulduğumuzda, hemen herkes onu savunsa bile o düşüncenin doğru olmadığının farkına varmamızı öğütlüyor. Daha da önemlisi, bunların yerine, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak fikirler kurabileceğimize inanmamızı istiyor.

Merak, bilgeliğin başlangıcıdır

Sokrates tüm yaşamı boyunca bunları anlattı. En başta da şu öğüdü verdi: “Sorgulanmadan geçen bir ömür yaşamaya değmez.”

Filozofa göre bunu yapmak hiç de zor değildi. Çünkü Sokrates insanın iyi düşünmek için ve iyi düşünerek doğru bir yaşam kurmak için müthiş bir eğitime ihtiyaç duymadığını anlatıyordu.

Ne gerekiyordu peki? Önce merak. Ona atfedilen sözlerden biri şu: “Merak, bilgeliğin başlangıcıdır.”

Sokrates’i çağ açan bir filozof yapan güç burada yatıyor. Felsefeyi, bir tartışma ve yüksek düşünce bulutundan çıkarıp insanın merakından başlatmasında.

Meraktan başka ne lazım? Biraz derli toplu fikir yürütme gücü, biraz da cüret… Hepsi bu!

Ona göre hemen herkesin kapasitesi buna müsaitti. Üstelik bu, aynı zamanda bir sorumluluktu. Mutluluğa, iyi bir yaşama giden yol bunlardan geçiyordu.

Kimse hayatın anlamını bilmiyor

Karşılaştığı insanları damdan düşer gibi sorguya çeken Sokrates, bir meseleyi çok iyi anlamıştı: Kimse hayatın anlamını bilmiyor. Kimse kendi hayatını nasıl yaşayacağını kestiremiyor.

Birilerinin insanlara hayatı anlatması gerekiyordu ve bu işi ondan daha iyi yapacak kimse yoktu. Sokrates bugün yaşasa ona daha çok iş düşer miydi?

Onu anlayabilmek için günlerini nasıl geçirdiğini hayal edelim. 2 bin 500 yıl öncesinin Atina’sına ışınlanalım.

Antik Yunan’da hayat, tıpkı şimdi olduğu gibi sokakta yaşanıyordu. 240 bin nüfuslu şehirde herkes, meydanlarda, forumlarda, çarşılarda ve Atina demokrasisinin doğrudan işlediği Agora’da sereserpe yaşıyordu.

Bu açık hava yaşamı, felsefeyi kitaplardan, okullardan çıkarıp insanlara götüren bir sokak filozofu için biçilmiş kaftandı. Sokrates, bir baştan bir başa bir saatte yürünebilen dönemin Atina’sında, her zaman sokaktaydı. Atinalılar onun geldiğini 1 kilometre öteden anlardı. Çünkü tıpkı düşünceleri gibi görüntüsü de sıradışıydı. Bir defa hep yalınayaktı. Pelerinini pek yıkamadığı, bu yüzden de birazcık koktuğu söylenirdi. Bir de tanıdıklarının sıkça ifade ettiği üzere, görsel açıdan pek avantajlı sayılmazdı. Hadi söyleyelim; Sokrates, çirkinliğiyle de ün yapmıştı.

Lüks yapay fakirliktir!

Bugün sokakta birden karşınıza çıkan bir sokak röportajcısını düşünün. Yalınayak filozof Sokrates’in tarzı işte buydu.

İnsanların yoluna çıkar ve onlara hayat hakkında sorular sorar; kör inançlarını sorgulatır, yürüttükleri mantıktaki gedikleri ortaya koyardı. Bir askerin, cesaretin sadece cepheden kaçmadan savaşmak olmadığını anlamasını sağlardı. Düşmanı alt etmek için bazen çekilmek gerekebilirdi. Varlıklı bir Atinalıya, parayla saadetin gelmeyebileceğini öğretirdi. “Tokgözlülük doğal zenginliktir, lüks ise yapay fakirlik” diyen de oydu.

Bir insanın başkaları öyle dediği için kötü ve başarısız sayılmayacağını ortaya koyardı. Ama bunun eleştirilere kulak asmamak anlamına gelmediğini de anlatırdı; bir eleştiride sağlam bir mantık varsa, insan ondan öğrenebilirdi.

Bunları yapmak için Sokrates, insanların yaşamlarını bazen sadece yarım saat süren bir sohbet esnasında didik didik ederdi. Bir tür sorgulamaydı bu. Kişinin kendisine ilişkin bilgiyi ortaya çıkarmak için yapılan bir sorgulama…

Hiç kolay değil; Sokrates sorularıyla çoğu insanı rahatsız da ederdi. Kim kendisinin ve başkalarının hayatı ya da olayların gidişatı hakkında yanlış düşündüğünü rahatlıkla kabul eder ki? Kendini savunurken şunları söyleyebilen birinden bahsediyoruz:

“Kentimiz iyi yetiştirilmiş bir at, ben de bir atsineğiyim. (…) Heybetinden ötürü miskinleşen bu atı bir atsineği hareketlendirebilir.”

İdam edildi ama ölmedi!

Sonunda birilerinin sabrını taşırdı. 70’li yaşlarını sürerken, onun idamına karar verecek 500 kişilik jürinin önüne çıktı. 280 kişi idamının lehine, 220’si aleyhine oy kullandı. Yüzde 56’ya yüzde 44. Bu kadarcık bir farkla idam edildi.

Ama Sokrates’in, çoğunluğun görüşlerinin illa geçerli olmadığını anlattığını söylemiştik değil mi? Nitekim yıllar geçti, ona dava açanlar gözden düştüler ve şehirden sürüldüler. Sokrates’in bronz heykeli ise birkaç yıl sonra Atina’nın göbeğine dikildi.

Büyük filozofun insanlara ne olursa olsun doğruyu aramalarını öğütleyen felsefesi halen yaşıyor. Yaşamaya değmeyecek olansa, tıpkı onun dediği gibi, hiç sorgulanmamış bir ömür.